gunluk

Tornavida

Otobüsün camına kafamı dayayıp titreşimlerle baş ağrımı dindirmeye çalıştım. Yanağım hala acıyordu. Bacağımdaki yara bandının kenarlarından antiseptik kremin turuncusu hafifçe akmış ve sanki deltalar çizerek dizime doğru yayılan bir havzaya doğru yönlenmişti.

Dün gece aniden uyandım. Hani hem susuz kalmışlık hem de işeme isteğinin aynı anda insanı enseden ısıran bir yanı var ya geceleri, ama çok geceleri, aniden bastırıveren; birdenbire gözlerimi açtım. Sonra yatakta doğruldum, bardağım boş. Şimdi kalkıp su alsam uykum iyice kaçacak. Ama kalkmışken tuvalete de giderim diye düşünüp yorganı ayağımla iteledim üstümden.

Ayaklarım bir süre yerde terlikleri aradı. Bu gibi saatlerde uyandığımda bedenim sanki kendi iplerini çekiştiren bir kukla gibi hareket eder. Yine öyle bir vakit, saat belki üç belki dört.

Antreye çıkınca nedense ışık yanmadı. Sensörün pili bitmiş olmalı. Karanlığı öyle sevmiyorum ki içimden bir ses dön yatağa dedi. Yine de kendi kendime homurdanarak önce bardağı mutfağın girişindeki sehpaya bıraktım, sonra banyoya doğru iplerimi çekiştirerek ilerledim.

Bu kış hava nedense çok soğuk ve ev sahibinin oğlu Edirne’den hala dönmediği için kaloriferler, sanki koskoca bina inşa edildiğinden bugüne kadar hiç yanmamış gibi buz kesmiş. Dışarıdan bir rüzgar geliyor.

Banyonun kapısına geldiğimde duraksadım. Bahçeye bakan büyük pencereyi açık unutmuşum, rüzgarın ve anlamsız soğuğun sebebi belli oldu. Perdeler biraz sola biraz sağa kıvranıp dururken saatimi gördüm. Şimdi bu saatin burada ne işi vardı? Kaç gündür arıyordum halbuki. Kirli sepetine, çorap çekmecesine, koltuğun altına, minderlerin arasına, mutfak dolabının kenarında sürekli her şeyin bir yolunu bulup tüydüğü o karanlık kuytuya bile bakmıştım. İnat etmiş gibi kaybolduğu yerden beni izleyen, belki de kıs kıs gülerek bakan ve tek bir ses etmeyen saatime belli ki alınmışım.

Saati ittim, kayıp lavabonun içine doğru kavis çizerek yuvarlandı. Kayışın bir kolu yere kapaklanan tost ekmeği gibi diğerinin üzerine doğru kapandı. Kolumun şablonunu çıkarmış gibi kıvrılan o deri kayış şimdi bir D harfi gibi bana bakıyordu.

Klozetin kapağı buz gibi olmuş. Pencereyi kapatmam lazım çünkü geceleri mutlaka içeri bir kedi giriyor. Kaç gündür de evle ilgilenmediğim için etrafın tozu iyice birikmiş, açık pencereden de sanki içeri içeri yağmış. Fayans aralarını köpürterek sildiğimi hayal ettim.

O buz gibi havanın ellerimi zımparalayan öfkesinde ve gecenin dolunay sessizliğinde, banyodaki fayansları düşündüm. Köşede duran terliklere baktım. Neden sonra kapının tam alt köşesinde siyah bir ip fark ettim.

Gözümü hafifçe kaldırmamla kapının arkasında bir karanlık belirdi. Beynim kafa tasımın içine doğru:

"Kapının arkasında biri var!" diye haykırdı.

Yere baktım. Gölgeye baktım. Çamurlu siyah botlar. Kirli bir pantolon. Kalbim patlamak üzere. Ellerini gördüm. Kollarını gördüm. Omuzları, boynu, kirli sakalı... Terli bir surat. Gözlerine bakınca içimden bir alev fışkırdı. Bağırdım.

Elinde kırmızı bir tornavida vardı. Üzerime doğru çekirge gibi zıpladı. Ben de klozetin üzerinden kendimi yere attım, fayansların üzerine kapaklandım, sonra can havliyle kalkıp antreye doğru zıpladım ve dirseğimle kapı kolunu çektim.

Kapı kapanınca adam kapının koluna asıldı, ben de öbür taraftan bütün gücümle çekerek bağırmaya devam ettim.

—VIRREAAAHHHHH!

Ben bağırdıkça adam hiddetlendi. Kapıyı hayvan gibi kendine çekti. Öyle sıkı tutmuşum ki kapıyla beraber banyonun içine doğru savruldum. Yere düşerken adamın elindeki tornavida yüzüme dokundu ama hiç canım yanmadı. Sadece tornavidanın demir ucunu hissettim. Adam tornavidayı havaya kaldırınca karnına doğru bir tekme attım, o da tıpkı saatin kayışı gibi kendi içine katlanınca tornavida HART diye bacağıma saplandı ve bu sefer canım çok yandı. Korkuyla karışık bir deli cesaretiyle yeniden İMDAAAT diye bağırdım.

Banyoda sesim daha gür ve daha yankılı çıkınca adam önce çamaşır makinesinin üzerine, oradan pencereye ve pervazdan da bahçeye doğru zıpladı.

Pehlivan gibi ayağa kalkıp doğruldum sonra da gövdemi pencerenin üzerine doğru bıraktım. Ağırlığımla pencere kapanıverdi, ben de kolunu çevirip perdeyi çektim. Bahçenin önündeki sensörlü ışık yandığı için perdelerin arkasından içeriye hafif bir ışık süzülüyordu.

Kalbimin sesini kulaklarımda ve tam sırtımda duyuyordum. Sanki sırtıma her iki taraftan bir şey batırmışlar gibi bir ağrı vardı. Nefes alamadığımı hissettim.

...

Buz gibi fayansın üzerinde gözlerimi açtım. Yere yığılmışım. Lavaboya tutunarak ayağa kalktım. Aynada yüzümü gördüm. Tam yanağımın ortasından akan kan damlası çeneme doğru uzun bir S harfi çizmiş. Elimin tersiyle kanı silmeye çalıştım. Kurumuş. Saatim lavabonun içinde. Kaldırıp baktım, saat sabahın altısı. Bir iki saat öylece yerde yatmış olmalıyım.

Banyodan antreye doğru bir adım attım. Ev çok sessiz. Hiç içeri gidesim yok, banyoda da duramıyorum. Bir şekilde salona kadar geldim. Telefonun ahizesini kaldırıp kulağıma götürdüm. Telefonun sinyal sesi uğultuya dönene kadar bekledim. Sonra salondaki iki aynanın arasına geçip gözlerimi kapadım.